Instagram story viewer> @st.leibowitz> Posts
3.1K
followers
1116
following
@kayaberkkk
• Sci-fi enthusiast
• English Lang & Lit
• Þæs oferēode, þisses swā mæg.
POSTS STORIES REELS TAGGED
Download All
Takvim yaprakları Şubat 1914’ü gösterdiğinde tüm dünyanın etkilendiği I. Dünya Savaşı’ndan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da nasibini alıyordu. Varlıklı ailesinin isteklerine karşı gelip kendi tutkularını takip ederek tıp bölümü okumayı seçen Lucius Krzełewski ise henüz 22 yaşındaydı ve eğitiminin tamamlamasına hâlâ 2 yıl vardı.

Lucius, savaşın en karanlık dönemlerinde, Galiçya Cephesi’nde yıkımın eşiğinde olan Lemnowice köyünde doktorluk yapmak üzere görevlendirilir. Gittiği yerde başka doktorların ve hemşirelerin de olmasını beklerken, onların bu zorlu şartlara dayanamayıp kaçtığını öğrenir. Aslında cerrahlık yeteneklerini geliştirmek adına donanımlı bir hastanede görev yapacağını hayal ederken deneyimsiz, teorik bilgiden öteye gidemeyen ve hatta henüz eğitimini bile tamamlamamış bir genç olarak artık ‘’doktor’’ rolünü üstlenmek zorundadır. Hayatı boyunca eline neşter almamış Lucius’u kiliseden devşirme bir sahra hastanesi, ordunun topyekûn hazırsızlığı, türlü türlü uzuvları kopmuş yaralı askerler, kış ayazı, tifüs salgını, yetersiz imkanlar karşılayacaktır... Ve bir de Hemşire Margarete...

Cephede savaşın korkunç koşullarıyla mücadele ederken Margarete, Lucius’un hep yanında olacaktır ve doktorluk görevini yerine getirirken birçok şeyi ona kendisi öğretecektir. Bir yanda aşk, diğer yanda savaş... Belki de birbirine en yakın iki kelime. İkisinin de sonucu yıkım değil midir en nihayetinde?

📝 Aynı zamanda kendisi de bir doktor olan Daniel Mason, bu eserinde savaşın getirdiği yıkımı, insanın kendi iç dünyasındaki savaşı, askerî tıbbı, yaraların tedavi edilemez olduğu durumları, savaş sonrası travmayı, umudu, aşkı ve romantizmi edebi zenginlikten ödün vermeden usta bir şekilde ele alıyor. 

❄️ ‘’Kış Askeri’’, savaşın, aşkın, hataların ve telafi fırsatlarının bir masalı. Festival filmi tadında bir tarihi kurguydu. Sade, dingin, gösterişsiz ve taşkınlığı olmayan bir okuma deneyimi arayanlara tavsiyedir. 🌨

📌 ‘’İnsanın başkası için neden ölebileceğini şimdi anlıyordu. Merhametten değildi, geride kalmak eziyetti de ondan.’’

📌 ’’Birini kollarına alana dek yaşamamışsın demektir.’’ by @st.leibowitz
22
3 years ago
Download
Dream came true 💛

#gustavklimt #thekiss taken in Belvedere Palace, Vienna by @st.leibowitz
27
a year ago
Download
Edebiyatımızın ilk kaybedeni, ilk tutunamayanı Ahmet Cemil’in mavi düşlerinin ve siyaha çalan umutsuz yaşamının hikâyesi: Mai ve Siyah.

🌃Muazzam bir kitaptı. Müthiş bir keyifle okudum. Okurken Uşaklıgil’in karakterine yaşattığı bütün duyguları ben de yaşadım; umut, sevinç, aşk, yalnızlık, düş kırıklığı, varoluş sancısı ve nicesi. Roman, bir gün iyi bir edebiyatçı olma ümidiyle yaşayan Ahmet Cemil’in, babasının vefatının ardından yıkılan hayallerine rağmen annesinin ve kız kardeşinin geçimini sağlamaya çalışan, çektiği tüm zorluklar karşısında yine de ayakta durmaya dirayet gösteren hikâyesini anlatıyor. Ama nasıl bir anlatım… Belki de tam bir Servet-i Fünûn adamıyım ve bu yüzden hoşuma gitmiştir… Bilemiyorum. Uzun ve süslü cümleler, betimleme deryası, karmaşık ruh halleri, realiteden ve toplumdan kaçış, sanat için sanat ve Avrapaî haller… Bunların hepsini toplayınca Mai ve Siyah ortaya çıkıyor. Okuyunuz efendim.

Hatta Uşaklıgil kendi kitabı için şunları söylemiş:

”Tereddütsüz söyleyeceğim ki yazdıklarımın hiçbirisini yazmamış olmak ihtimalini o kadar büyük bir hüzün duymayarak düşünebiliyorum. Fakat Mai ve Siyah için böyle değil! Onu yazmış olmak isterdim. Ve pek iyi etmişim ki yazmışım. Onun için, eksiklikten arınmıştır, baştan ayağa meziyettir demiyorum. Fakat onda hemen bütün ben varım, benim bir daha geri gelmeyecek olan emellerle, hülyalarla ve onların yanı başında hüsranlarla, elemlerle dolu olan gençliğim var. Hatta yalnız benim değil… Bütün gençler var... Memleketimin bedbaht gençliği var. Sizler varsınız...”

🌃 Bir de uzun süre boyunca aklımdan çıkmayacak olan o alıntı:

”Bak şu semaya. Gözlerinle onun içine girmeye çalış; o mavilikleri yırtmak için uğraş, ne görüyorsun? Mavi... Daima mavi... Değil mi? Sonra, bak ayağımızın altındaki toprağa, ne buluyorsun? Donmuş, simsiyah bir renk... Of! O siyah tabakaları parçalayarak içeriye bak; in, in, in, ne kadar inebilmek mümkünse o kadar in; ne buluyorsun? O siyahlıklar içinde ne buluyorsun? Siyah... Daima siyah değil mi? İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mavi ve daima mavi; aşağı bakılsa siyah, daima siyah... ”

#maivesiyah #halitziyauşaklıgil #kitapyorumu #okudumbitti #neokudum by @st.leibowitz
30
3 years ago
Download
Uzun zamandır beni böyle duygudan duyguya savuran bir bilimkurgu romanı okumamıştım. Bilimkurgu diyorum gerçi, fakat weird western, alternatif tarih ve gerilim türlerini tek bir potada kusursuzca eritmiş @ballingrud Sayfaları çevirirken neyle karşılaşacağımı kestiremediğim, gerilim dolu bir yolculuktu.

Yıl 1931. Mars üzerindeki New Galveston kasabasındayız. İnsanlık çoktan kızıl gezegene yerleşmiş, Dünya ile Mars arasındaki gidiş gelişler sıradan bir seyahate dönüşmüş. Ancak bir gün gezegenler arası radyo bağlantısı aniden kopuyor, ikmal gemileri kesiliyor. Koloni, kendi yalnızlığına ve çorak topraklara terk edilmiş buluyor kendini. Tozlu, tekinsiz ve kuralların hızla silindiği yepyeni bir vahşi batı doğuyor burada.

Hikâyemizin merkezinde 14 yaşındaki Annabelle Crisp var. Kasabada babasıyla küçük bir lokanta işletiyor. En yakın dostuysa mutfaktaki yardımcı robotu Watson. Derken bir gün dükkânları acımasız bir çete tarafından yağmalanıyor. Kasadaki paradan ziyade Annabelle için dünyalara bedel olan annesinin ses kaydı da gidiyor arbedede. Üstüne bir de Mars madenlerinden çıkarılan, makinelere bilinç kazandırırken insan zihnini zehirleyen gizemli cevher Garabet işin içine giriyor. Bu noktadan sonra genç kız için her şey geri dönülmez şekilde değişiyor. Adalet ve intikam uğruna, kızıl gezegenin tehlikeli çöllerine doğru amansız bir takibe başlıyor.

Yazarın kalemine hayran kaldım. Diyaloglar cidden üst seviyedeydi, karakter yaratımı keza öyle. Mars’ı ve Dünya’nın gizemli akıbetini çok daha fazla okumak isterdim. Kitap 288 sayfa, bir 288 sayfa daha olsa yine aynı keyifle okurdum. Çeviri su gibi akıp gidiyor, emeği için @meryembbl kocaman bir tebriği hak ediyor. Kapak tasarımı da yine müthiş olmuş, kitabın tekinsiz ruhunu tam yansıtıyor, ellerine sağlık @hamdiakcay01 
Bizi bu harika metinle buluşturduğu için @maguskitap ekibine çok teşekkürler. Yazarın diğer kitaplarını da Türkçede okumayı sabırsızlıkla bekliyorum. Kitabın film hakları da satın alınmış, umarım yakın zamanda bu hikâyeyi ekranda da izleriz. :)

Bilimkurguyu sevenlere, western atmosferinden hoşlananlara, güçlü kadın karakterlere ve biraz da ürpertiye gönlü olanlara gözüm kapalı öneririm. ☄️👌🏻 by @st.leibowitz
18
11 hours ago
Download
“Dünyanın bütün sabahları bir daha dönmeyesiye uçup gider…”

Pascal Quignard’ın Dünyanın Bütün Sabahları kitabı uzun zamandır okuma listemde bekliyordu. Kendisi aslında kısacık bir novella. 95 sayfa olsa da bölümler o kadar kısa ve boşluklar o kadar fazla ki, punto büyüklüğünü de katarsak rahatlıkla 60 sayfaya inebilirmiş. Bu yüzden geniş bir fincan kahve eşliğinde tek oturuşta bitebilecek bir eser. Benim kendi yoğunluğum yüzünden kitabı bir haftada bitirebilmiş olmama bakmayın siz. :D

Hikaye, 17. yy. Fransa’sında geçiyor. Karşımızda kurulu düzene ayak uydurmayan, maddi dünyayı elinin tersiyle iten ve yalnızca müzikle var olmayı seçen asosyal bir viyola ustası var. Erken yaşta kaybettiği eşinin yasını tutan, iki kızıyla bir köy evinde yaşayan bu ustanın yolu, bambaşka bir hayatın peşinden giden hırslı bir öğrenciyle kesişiyor. Genç adam, ustanın müzikal dehasını kapabilmek adına yıllarca onun peşini bırakmıyor, bu süreçte ustanın kızlarıyla da yakınlaşıyor. Aslında tamamen kurgu sayılmaz. Karakterlerimiz Mösyö de Sainte-Colombe ve Marin Marais, tarihte gerçekten yaşamış müzisyenler. Aralarındaki usta-çırak ilişkisini okurken Whiplash filmindeki “not quite my tempo” sahnesinin havasını aldım okurken. Öyle çalkantılı. :D

Kitabın handikapları da var tabii. Sayfa sayısının azlığı, karakterlerle bağ kurmamıza pek imkan tanımıyor. Çok sade bir dille yazılmış. Anlatım yer yer fazlasıyla yalınlaşsa da eserin melankolik ve gotik atmosferi baştan sona hiç eksilmiyor. Başka bir yazarın elinde devasa bir romana dönüşebilirdi belki. Şu haliyle bir roman iskeletini andırıyor daha çok. 

Kitap 1991 yılında Alain Corneau tarafından beyazperdeye uyarlanmış. İzleyenlerin birçoğu filmin kitaptan çok daha başarılı olduğunu söylüyor. Fragmanına göz attım, tam bir MUBI filmi havası var, kitap da öyle gerçi. En kısa zamanda filmi de izleyeceğim.

İlgilisine keyifli okumalar... ve hediye için teşekkürler @biryaprakkitapdaha 🙏🏻🤓 by @st.leibowitz
32
4 days ago
Download
Magus Kitap’ın yenilerinden Felaketler Çağı, 9 öykülük bir spekülatif kurgu derlemesi. Kanadalı yazar Senaa Ahmad’ın ilk kitabı. Kapak nefis, Hamdi Akçay imzalı. Çeviri de lezizdi, Seda Çıngay Mellor’un elinden çıkmış.

Ölmecilik Oynayalım mı? Kral VIII. Henry ile ölmeyi reddeden Anne Boleyn ekseninde geçiyor. Boynu vurulan Anne sabahları kalkıp çayını içiyor, inatla ölmüyor. Şiddetin döngüsünü ele alan absürt, eğlenceli ve kara mizahı kuvvetli bir açılış.

Napolyonlar Çoğalıyor öyküsünde bu kez merkezde Napolyon Bonapart var. Fakat tek bir Napolyon yok. Bir eve huyları ve tuhaflıkları farklı onlarca Napolyon doluşuyor. Tarihsel büyük adam mitini tiye alan fikir fena durmuyor fakat sonradan tekrara düşüyor bana kalırsa, biraz zayıf buldum.

Kurtlar’da Cengiz Han’ın adamları kurtlara dönüşüyor ve savaşın yarattığı korku kadınların gözünden anlatılıyor. Tekinsiz atmosferi çok iyi kurulmuştu.

Görkemli Badirelerin Hanımı’nda Jeanne d’Arc ile Claribel adlı bir kadının hayatları ve bedenleri tuhaf biçimde kesişiyor. Kadın öfkesi fikri ilgi çekici fakat temposu biraz dağınık.

Tarihçi’nin Evinde bizi Nefertiti, Kraliçe Victoria, Marilyn Monroe ve Karasakal gibi figürlerin toplandığı bir akşam yemeği cinayetine götürüyor. Kapalı oda polisiyesi havası var, Agatha Christie tadında, eğlenceli bir fikir ama derinliği aynı ölçüde güçlü sayılmaz.

Muhtemelen Çok Güzel Bir Gündü, Rus İmparatorluğu’nun son döneminin en trajik figürlerinden olan Romanov kız kardeşleri konu alıyor bu öykü ama tabii biraz fantastik tonda. :)

Her Şey Fi Tarihinden Kalma Değildir, 19. yüzyılın ünlü Amerikalı gazetecisi ve maceraperestlerinden Nellie Bly ile Jül Sezar’ı aynı hikâyede buluşturup zamanlar ve dünyalar arasında geziniyor.

Misafir’de katil Lizzie Borden rolündeki bir oyuncunun evine hayalet dadanıyor. Gerçek suç ile sinemanın birbirine karışması iyi düşünülmüş, gerçi sonu biraz sönük kalıyor.

Kıyametlerden Kıyamet Beğen, anlatım biçimi açısından açık ara en çok beğendiğim öykü oldu. Manhattan Projesi laboratuvarında geçiyor. Kendi maceranı kendin seç mantığıyla ikinci tekil şahısta ilerliyor. Tercihlerimizle tuhaf kıyametlere varıyoruz. Biçimsel deneyi çok başarılı oturmuş. by @st.leibowitz
27
9 days ago
Download
Güzel bir kitap okuyunca yaşadığımı hissediyorum. Kendi sınırlı gerçekliğimden sıyrılıp kelimelerin sınırsız ummanında kaybolmak müthiş mutlu ediyor. Denizin Çağırışı da aynen bunları hissettirdi bana. 

1940’ların Türk edebiyatında bireyin yabancılaşmasına bu kadar yoğun eğilen bir roman okumak ayrıca keyifliydi. Bilbaşar’ın bu ilk yapıtı, döneminin çok ötesinde bir modernliğe sahip. 1941’de kaleme aldığı romanda, adı bile anılmayan, iradesiz, yabancılaşmış bir karakter yaratmış Bilbaşar, Atılgan’ın Aylak Adam’ından (1959) ve Atay’ın Tutunamayanlar’ından (1972) yıllar önce aynı boşluğa inmiş ve edebiyatımızın ilk tutunamayanlarından birini var etmiş. 

Romanın merkezinde isimsiz bir öğretmen var. Beş yıl boyunca bir Anadolu kasabasında çalıştıktan sonra bunaltısından kurtulmak için İzmir’e geliyor. Fakat şehir değişikliği ona huzur getirmiyor, çünkü taşıdığı yabancılaşma bir yerden ziyade kendi içine ait. Bilbaşar, öğretmenin iç dünyasını ustaca resmediyor, onu yargılamıyor, kurtarmaya da çalışmıyor. Karşımızda iradesi zayıf, kararlarını sürekli erteleyen, hayat karşısında mağlup olmuş bir adam duruyor. Hikâye onun gözünden anlatıldığı için gerçekle kuruntu arasındaki sınır belirsizleşiyor. Bastırılmış korkuların bir yetişkini nasıl felç ettiğini görmek, romana güçlü bir psikolojik katman ekliyor. Konuyu daha fazla açmak istemiyorum, çünkü kitabın gücü bu iç çöküşün kendi hızında keşfedilmesinde saklı.

Yalın, süssüz, gösterişten uzak bir dili var. Cümleleri kısa, duru, sıfatlardan arınmış. Ama bu sadeliğin içinde bir şiirsellik saklı duruyor. Özellikle bir “hamal-ayna” sahnesi var ki, kısa ve vurucu anlatımı başlı başına bir ustalık. Okuduğum en unutulmaz sahnelerden biri oldu. Ve tabii deniz imgesi... Bilbaşar’ın denizi köpüklü, tuzlu, çağıran, insanı hem tehdit eden hem teselli eden bir varlık. Ne kadar övsem azdır. 🤌🏻🌊

Yine de her okurun aynı hazzı alması zor. İnsanın üzerine çöken kasvetli atmosferi herkesi memnun etmeyebilir. Ruhunu karamsarlıkla terbiye etmek istemeyenler için ağır bir yük barındırıyor bu metin. Ama bu tarzı sevenler için biçilmiş bir kaftan. Kısa ama bir o kadar da etkili. taken in Antalya, Turkey by @st.leibowitz
45
a month ago
Download
William Faulkner’ın 1932’de yayımlanan Ağustos Işığı, Amerikan Güneyi’nin ırk, din, aidiyet, geçmiş ve kimlik meselelerini kesişen hayatlar üzerinden anlatan, katmanlı yapısıyla okunması zor ama bana kalırsa oldukça güçlü bir modernist roman.

Hikâye, hamile genç bir kadın olan Lena Grove’un, çocuğunun babası Lucas Burch’ü bulmak için çıktığı yolculukla başlıyor. Lena Jefferson kasabasına yaklaştıkça başka hayatlar da anlatıya karışıyor. Özellikle Joe Christmas. Geçmişi belirsiz, kimliği konusunda sürekli bir huzursuzluk yaşayan ve toplumun ona biçtiği rollerle sıkışan oldukça çarpıcı bir karakter. Byron Bunch, Gail Hightower ve Joanna Burden gibi karakterlerin her birinin kendi geçmişi, yalnızlığı ve iç çatışmaları var.

Faulkner’ın kendine has anlatım biçimi, benim bu romanı bu kadar sevmemin asıl nedenlerinden biri oldu. Zaman düz ilerlemiyor. Geçmiş sürekli bugünün içine sızıyor, anılar, iç monologlar, zihinsel sıçramalar ve Faulkner’ın alametifarikası olan bilinç akışı tekniği, doğrusal bir hikâye anlatmak yerine parçalı bir yapı sunuyor. Bazı şeyleri hemen öğrenmiyoruz, parçaları okur olarak kendimiz birleştiriyoruz. Üstelik aynı karakteri farklı bakış açılarından gördükçe ilk izlenimlerimiz de sürekli değişiyor. Faulkner okuru pasif bırakmıyor, metnin içinde düşünmeye ve bağlantı kurmaya zorluyor. Ben bu tarz metinleri seviyorum. Biraz dikkat, biraz sabır istiyor ama sunduğu edebî haz bu çabaya kesinlikle değiyor.

Tabii ki Murat Belge’nin çevirisine de değinmeden geçmemeli. Kitabın başında yer alan, esere ve çeviriye dair yazdığı ön söz bile tek başına çok değerli. Faulkner’ın uzun, adeta bir labirenti andıran ve okuru bilerek yoran cümle mimarisini Türkçede korumak kolay iş değil. Metnin özgün ruhuna ve ritmine sadık kalması bence çeviriyi çok güçlü kılmış. Sanki bir çeviri değil de dilimizde yazılmış gibiydi.

Her okura rahatça önerebileceğim bir roman sayılmaz. Parçalı anlatımı, yoğun iç çözümlemeleri ve ağır ritmi zorlayabilir. Ama edebiyatı yalnızca hikâye için okumayan, dilin ve biçimin kendisinden de zevk alan okurlar için Ağustos Işığı fazlasıyla doyurucu bir deneyim. 💯👌🏻 by @st.leibowitz
33
a month ago
Download
Henüz Jules Verne piyasada yokken, H. G. Wells daha portakalda vitamin bile değilken, Rus edebiyatının o tozlu, entrikalı arka sokaklarında bir adam uzaya balonla kaçmanın, arzın merkezine inmenin planlarını yapıyordu… İşte karşınızda Faddey Venediktoviç Bulgarin!

Onun bu vizyoner ve sıra dışı dünyasına kapı aralayan, fütüristik bakış açısıyla hiciv dolu mizahını bir araya getiren “Mitrofan’ın Ay Serüveni”, beş öyküden oluşan nefis bir derleme. Okurken her birinden ayrı bir tat aldığım bu öyküler, gerçekten de yazıldıkları dönemin sınırlarını zorlayan, zamanının çok ötesinde metinler.

Öykülere kısa kısa değinecek olursam:

• Mitrofan’ın Ay Serüveni (1837): Alacaklılarından ve polisten kaçmak için balonla Ay’a uçan iflas etmiş bir Rus soylusunun hikayesi. İşin komik kısmı, Ay’daki o tertemiz, vejetaryen, yalan bilmeyen barışçıl topluma kumar oynamayı, et yemeyi ve içki içmeyi öğreterek uzaylıları bile yozlaştırmayı başarıyor! Tam bir insanlık komedisi.

• İnanılabilir Kurgular veya 29. Yüzyıla Yolculuk (1824): Yazarın tam 1000 yıl sonra, küresel ısınma nedeniyle sıcacık bir cennete dönen Sibirya’da uyanış hikayesi. Henüz icat edilmemiş zeplinleri, uçakları, denizaltıları ve otomatik yazı makinelerini adeta bir kahin gibi tasvir ediyor.

• İnanılmaz Kurgular veya Arzın Merkezine Seyahat (1825): Jules Verne’den neredeyse 40 yıl önce yazılmış bir “Oyuk Dünya” serüveni. Yerin altında Cahillik, Ahmaklık ve Aydınlık adında üç farklı ülkeyi gezen seyyahın gözünden, dönemin entelektüel geçinen boş felsefecilerine harika bir taşlama.

• Yeniçeriler ya da İç Savaş Kurbanları (1827): Bulgarin’in Osmanlı tarihine olan merakının ürünü. İstanbul’da yeniçeriliğin kaldırıldığı o kanlı gecede (Vaka-i Hayriye), kargaşanın ortasında kızını kurtarmaya çalışan Yeniçeri Hasan’ın hüzünlü ve trajik sonunu anlatıyor.

• Ömer ve Öğretisi (1832): İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması efsanesi üzerinden kurgulanmış felsefi bir diyalog. Halife Ömer ile bir bilginin tartışması üzerinden, aslında Çarlık Rusyası’nın o dönemki sansürcü ve kitap yasaklayan zihniyetine yapılmış çok ince bir muhalefet.

Kasvetli Rus klasiklerinden sıkılıp sıra dışı bir mola arayanlar kaçırmasın. by @st.leibowitz
41
a month ago
Download
Edebiyat derslerinde yıllarca “Türk edebiyatının ilk felsefi ve fantastik romanı” diyerek sadece tanımını ezberlediğimiz A’mâk-ı Hayâl, sınav bilgisi olmanın ötesinde çok özel bir içeriğe sahip. Ezber bilgilerle vakit kaybetmek yerine, bu tarz kitapları müfredat kapsamında hakkıyla okuyup tartışabilseydik, evrene ve kendimize bakış açımız bambaşka bir boyut kazanırdı.

19. yüzyılın sonunda yaygınlaşan materyalist akımlara karşı çıkıp felsefesini metafizik esaslar üzerine kuran Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi de evrendeki tüm varlıkların tek bir yaratıcının yansıması olduğunu savunan vahdet-i vücud anlayışını benimsemiş ve bu soyut düşünceyi teorik bir dille anlatmak yerine edebiyat yardımıyla somutlaştırarak başyapıtını tamamen bu temel üzerine inşa etmiş.

Başkarakter Raci, aldığı modern eğitimin etkisiyle zihinsel bir çatışma yaşar. Batı tarzı fen bilimleri ve pozitivizm ile tanışan genç adam, her şeyin akılla açıklanabileceği iddiasına inanır başlangıçta. Fakat bu maddeci yaklaşım, çocukluğundan beri taşıdığı geleneksel inançlarıyla çelişir ve ruhunda aşılması güç bir şüphe duygusu oluşturur. Rasyonel kabuller ile manevi tatmin arayışı arasında sıkışıp kalan Raci’nin yolu, bu zihni karmaşanın ortasında bir mezarlıkta Aynalı Baba ile kesişir. Toplumun meczup olarak gördüğü Aynalı Baba, esasen tasavvufi bilgilere vakıf bilge bir kimsedir. Bu sessiz mezarlıkta ikram edilen acı kahve ve üflenen ney melodileri eşliğinde Raci, somut gerçekliğin ötesine geçerek kendi ruhunun katmanlarında seyahat etmeye başlar.

Bu manevi eğitim sürecinde görülen rüyalarla birlikte zaman ve mekan sınırları tamamen ortadan kalkar. Yolculuklar bazen Kaf Dağı’na uzanır, bazen de Merih’e kadar varır. Zümrüdüanka, Buda ve Zerdüşt gibi tarihin ve mitolojinin büyük figürleri rehberlik eder Raci’nin bu hakikat arayışına.

Klasik kurguların dışına çıkmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken keyifli bir eser.

Okurken, Raci gibi mest oldum ben de ne diyeyim. Güzel kitaptı vesselam. by @st.leibowitz
36
2 months ago
Download
✨ Yeni kitaplar her zaman sıfır ve jilet gibi olmak zorunda değil. ✨

Benim birkaç farklı sahaftan aldığım kitaplar bu şekilde. Peki, sizin bir sahaftan ya da ikinci el olarak edindiğiniz en son kitap hangisiydi? 📚

Ayrıca geçtiğimiz günlerde hesabım 3.000 takipçiyi geçti. Bunun şerefine, peyderpey kitap hediyeleri vermek istiyorum. Birkaç gönderi boyunca devam edeceğini düşündüğüm bu hediyeleşmede, gönderilere yorum yaparak katılanlara öncelik vermeyi planlıyorum. 🎁

Bu küçük hediyeleşmenin maksadı, yeni takipçiler kazanmak yerine bu güzel topluluğa bir çeşit teşekkür etmek ve birlikte kitap konuştuğumuz bu ortamı biraz daha keyifli hâle getirmek. Bu yüzden 3-5 kişiyi etiketleme, arkadaşlarını davet etme gibi şartlar olmayacak. Gönderiye bir emoji bırakmanız bile katılım için yeterli olacak ama kitaplar üzerine iki çift laf etmek, fikirlerimizi paylaşmak daha keyifli olmaz mı? 📚😌

Hediye edilecek kitaplar da her gönderide değişecek. Şimdilik kazanan kişi/ler, son görselde yer alan kitaplar arasından seçim yapabilecek.

Buraya kadar yazdıklarımı okuyan, gönderilerimi takip eden ve etkileşimde bulunan herkese ayrı ayrı teşekkür ederim. 🙏🏻🍀 by @st.leibowitz
114
2 months ago
Download
Tarihi yaklaşık 2800 yıl öncesine dayanan bir eser hakkında hala spoiler hassasiyeti olanlar için baştan uyarımı yapayım, aşağıda eser miktarda sürprizbozan bulacaksınız :D

Şimdi, dürüst olalım. Odysseia deyince aklımıza ilk ne geliyor? Tabii ki Odysseus, onun bitmek bilmeyen o meşhur eve dönüş mücadelesi. Devlerle, canavarlarla, tanrıların öfkesiyle savaşan kahramanın maceralarını yüzyıllardır okuyup duruyoruz. Pek eğlenceli, orası kesin. Peki o denizlerde rüzgardan rüzgara savrulup dururken, arkada bıraktığı İthaka sarayında durumlar nasıldı?

İşte orada, destanın arka planında en az onun kadar güçlü bir kadın figürü var: Penelope. Klasik mitolojide onu hep “vefakar eş” rolünde görürüz. Kocasının yirmi yıllık yokluğunda İthaka krallığını tek başına ayakta tutmuş, dikbaşlı oğlunu büyütmüş, kapıya dayanan yüzü aşkın arsız talibi idare etmeyi başarmış bir kadın. Fakat Odysseus onca yolu aşıp evine döndüğünde, o taliplerle beraber on iki hizmetçi kızı da vahşice katlediyor.

Peki bu hikaye gerçekten anlatıldığı kadar kusursuz mu? Tam burada Margaret Atwood devreye giriyor. Bu antik öyküyü tersyüz eden yazar, anlatıyı Penelope ile asılan on iki hizmetçi kızın ağzından dinlememizi istiyor. Üstelik bu karakterler bize doğrudan Hades’ten sesleniyor.

Kitapta Penelope’nin tahtı koruma çabalarını, hizmetçileriyle kurduğu ortaklığı izliyoruz. En sonunda da on iki genç kadının asılmasına nasıl sessiz kaldığına şahit oluyoruz. Atwood burada tek bir karakterin psikolojisine sıkışıp kalmıyor. Kadınlar arasındaki sınıf uçurumunu, hayatta kalma çabasını, adalet sorununu masaya yatırıyor. Penelope ne tamamen suçsuz bir kurban ne acımasız bir entrikacı. Erkek egemen bir dünyada ayakta kalmak için sessizliği kalkan yapmış biri o. Fakat bu sessizliğin faturasını başkalarının canıyla ödediğinin de bal gibi farkında.

Tam da Atwood’a yaraşır bir üslupla örülmüş bu retelling, feminist bakış açısından ziyade kadınlar arasındaki sınıf ayrımını da sarsıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Romanın temel sorusu bugün daha da vurucu asılnda: Tarihi kim yazar? Susanların gerçeği ne zaman duyulur?

Kıssadan hisse misali. Geride kalanların hikayesi her zaman göründüğü kadar masum olmuyor. by @st.leibowitz
34
2 months ago
Download
×

Download all media on this page

Photos Videos
back to up